Neden aşk bitmez
Sen gidince?
Bir sokak lambasının altında
Yarım kalır gölge!
Ona bu gece itiraf edecekti her şeyi bildiğini. Artık oyun bitecekti. Ne oyunuydu bu? Birbirlerini aldatma oyunu. Aldatarak evciliğe devam oyunu.
Resti çekeceği anın sahnesine kadar her şey hazırdı kafasında. Zor olan, vurucu bir şekilde ifade etmekti sözleri; zor olan, çekip gittikten sonra hayatının sona ereceğini hissettirmekti. İpek'i ağlatabilmekti önemli olan. Boşluğunun doldurulamayacağını dank etirmekti kafasına. Ama yoo!Ya zaten bunu bekliyorduysa İpek? Bir şeyleri anlayıp onu kendiliğinden terketmesini bekliyorsa? O zaman güle-oynaya karşılayacaktı. Ya da onu geçirinceye kadar umurundaymış gibi davranacak; yalnız kalınca -kimbilir- belkide neşeyle dans edecekti varlıksızlığıyla boşalan salonun ortasında. Ve elbette yeterince eğlendikten sonra telefon açacaktı ötekine. Öteki KİMDİ? Adını-sanını bilmiyordu Erdal; sadece birkez görmüştü onda da kendisinden daha yakışıklı bulmamıştı çoçuğu. Hatta kusurluydu! Elleri ve tırnakları kocaman, burun kemiği şekilsizdi. Fakat hatırlamıştı İpek'in zevkini, bir keresinde şöyle demişti çünkü, "Erkek dediğin biraz çirkin olmalı, her yeri düzgün erkekler kız gibi geliyor bana,"Erdal ellerine bakıp günlerce düşünecekti bu yüzden. "Acaba birkaç parmağımı kırıp, kemiklerin yanlış yerden kaynamasını mı sağlasam?"diye psikopatça düşünecekti. Neyse ki kafasını bir yanında duran hatıralar engel oldu ona. Yoksa bunu gerçekten yapardı. Eğer İpek'i elleri sayesinde tavladığını bilmese, yapardı. Tuhaf ama doğruydu bu. İpek önce ellerine sonra sonra kendisine tutulmuştu Erdal'ın. Ona tutulduğu gün bir seramik atölyesinde gönüllü olarak çalışıyordu Erdal. İpek ise oranın önünden geçmekte olan herhangi bir kızdı. Ta ki duvarında gördüğü kiralık ev ilanı için atölyeye girene kadar.
-Pardon! Dışarıdaki ilan hakkında bir bilginiz var mı?
-Evet buyrun.
-Kirası ne kadar?
-Öğrencisiniz galiba?
-Sayılır, master yapıyorum.
-Yüz elli milyon. Size uyar mı?
-Ev nerede?
-Fındıkzade'de.
-Kaç oda peki?
-İki oda ama kullanışlıdır. Bakımını da yeni yaptırdık.
-Ev sahibi siz misiniz?
-Hayır, bizim ustanın evi.
- Nasıl biri? Ev sahiplerinden çok çektik de!
-Süper adamdır valla.
Erdal, İpek'in tüm sorunlarını yüzüne doğrudürüst bakamadan cevaplayacaktı. Elindeki killi toprağa şekil vermeye çabalıyordu çünkü. Bu iş dikkat ayırmaya gelmezdi.
-Mümkünse bugün, evi görebilir miyim?
-Tabii, ama usta yarım saat sonra gelir.Buyrun o gelene kadar bir çayımızı için. Benim de işim biter birazdan.
-Siz ne yapıyorsunuz?
-Bir dostum için vazo.
İpek, işi bitene kadar izleyecekti Erdal'ı. Ellerinin hareketlerini estetik bulacaktı. ERKEK ELLERİ! Genelde hep kaba, ağır işler için yapılmış gibi gelirdi İpek'e. Biraz babasından, biraz da şimdiye kadar olan sevgililerinden... Oysa Erdal'ın elleri ne kadar nazik dokunuyordu o çamur kıvamındaki toprağa. İncitmekten korkar gibi, bir varlığın ruhuna dokunur gibi, o çamurun yerinde olmayı ne çok istemişti bu yüzden. Ona da bir erkek eli böyle dokunsa dokunsa da tıpkı Sinderella masallarında olduğu gibi yakıp güle çevirseydi içindeki nefreti. İpek Erdal'la tanışana kadar yeminliydi bir erkekle olmamaya, ama o günden sonra tutamayacaktı kendine verdiği sözü.
"Hem estetik hem zevksiz, ne istediğini bilmeyen kız" diye düşünüyor şimdi Erdal. Onu niçin sevdi? Şimdi kiminle? Demek ki değişiyor herşey. İpek'in o atölyeden içeri girip hayatına adım atmasının üzerinden dört yıl geçti. Dört mutlu yıl. Bunun üç yılı aynı evde. Peki nasıl bozuldu bu mutluluk? Kim bozdu bunu? Öteki mi? Hayır hayır sadece o olamaz. Çorbada onun da tuzu olmalı. Ama nasıl? Ne ev hayatlarında ne normal yaşantılarında, öyle büyük sorunlar yaşamadılar.Tatmin meselesi mi yoksa? Ama Erdal yeterince iyi, hem yaşattıkları anlamında hem yatakta. Ayrıca hala ilk günki gibi seviyor İpek'i. Ona karşı hep alakalı, duyarlı. Sık sık çiçek alır, başka sürprizler yapar. Sonra en yorgun olduğu zamanlarda bile "hayır" diyemez; tiyatroya, sinemaya... gider yanında. Dışarıda yiyecekleri akşam yemeklerinin mönüsüne kadar, her şeyi İpek'e bırakmış durumda.İlişkilerinde söz sahibi İpek daha çok.Onu hiç geri planda bırakmadı, çoğu kadının başına geldiği gibi birlikte yaşamakla paslandırmadı hayatını. Kendi başına, istediği gibi yaşar İpek, bir sınırı yoktur hayatının.
Erdal kıskanmaz mı onun bu vurdum duymaz tavırlarını? Kıskanır, içi içini kemirir o başkalarıyla gittiğinde. Ama ses etmez. Hayatına müdahale ettiği anda kaybetmekten korkar onu. Onu kaybederse savunmasız kalmaktan korkar. Şimdi de korkuyor. Biraz daha mı devam etse evcilik oyununa? Ama YOK! Kesin kes karalı bu sefer. Bu ilişki, bu gece bitmeli! Daha fazla avuntu zararlı artık. Sonrası için zararlı. Eğer şimdi bitirilirse yaşama şansı olabilir belki; ama bitiremezse gelecek diye bir şey olmayacak. Daha fazla kurmadan kafasında, daha fazla karamsarlaşmadan bitirmeli. O başkasını seviyor! Kısa ve öz, ama yeterince açık bir mesaj bu. GERÇEK BU! Daha fazla oyalanmamalı.
Peki ama nasıl uyuyacak artık? Tek kişilik yataklara alışabilecek mi? En kötüsü de evin sessizliği. Evin sessizliğiyle nasıl baş edecek? İyisi mi arkadaşlarında kalmalı bir müddet, arkadaşları da onda. Ama ne olursa olsun şu an yaptığı gibi içkiye vurmamalı kendini. Çözümü içkide aramamalı. Sahi ne zamandır içiyor bu bitmiş adam? Saatine bakıyor, yelkovanla akrebi ayırdetmekte zorlanıyor epey bir. Saat sekiz. Geriye doğru saydı, üç saattir içiyor. Evlerinin –pardon İpek'in evi artık orası- en güzel köşesinde, yani salonun caddeye bakan geniş pencereli duvarı önünde, üç saattir içiyor. Müzik setini yanına almıştı oturduğunda, sayısız albüm dinledi içerken. İpek'in sevdikleriyle başladı, onu bırakma kararlılığı artıkça önce birlikte dinledikleri sonra sırf kendisinin sevdiği şarkılara kaydı. Şimdi yine kendisinin sevdiği oldukça sert bir parça çalıyor teypte. Hızlı davul ritmleri ve bol distorşınlı gitarlar. Gaza gelmek için bu. İpek'ten sonraki hayatının ne kadar güzel geçeceğine inanıp duygusallaşmamak için.
Bu arada İpek geç kalıyor! Bir saat önce evde olmalıydı halbuki, ama YOK! Kesin ötekinin yanında. Farkında olmadan kuruyor yine, Kadıköy'de bir barda içiyorlar ya da Taksim'de. Kimbilir... Henüz elele dolaşamazlar ama, arkadaşları ya da Erdal yakalar diye korkarlar. Acaba, ötekinin de bir sevgilisi var mı? Belki farkında da, o da Erdal'ın düştüğü pozisyonda şu an. İçiyor, ağlıyor, düşünüyor, kuruyor, midesine kramplar giriyor... saçmasapan bir fikir takılıyor o an aklına, biraz da içkiden. Ötekinin sevgilisiyle olsa, olsa da birlikte çatlatsalar onları. Ama durun bir dakika, o hala İpek'e aşık. İntikam içinde olsa yapamaz bu kadarını. Sonra gülüyor, sanki ötekinin sevgiliside çok meraklıydı Erdal'la olmaya. Aynı anda "en iyisi yazmak" diye geçiriyor içinden. Zaten içmeye başladığından beri rahat bırakmadı onu mısralar. Bir iki şey karalayıp durdu hatta, ama İpek üzerine yoğunlaştığından nerede makaslayacağını bilemedi; darmadagınık düşüncelerle doldurdu kağıtları. Yani şiir değil de, kin kustu sanki. Fakat kendi üzüntüsüne yoğunlaşma vakti artık. Asıl ilham kaynağı terkeden değil, terkedilen burada. Ana tema bu. Böylece hemen davranıyor kaleme; çabuk çabuk sıralıyor şu dört mısrayı.
Başka türlüsünü bulamaz mıydık inancın?
Gittik umudu seçtik
Sırf bu kadarlada kalmadık üstelik
Umudu aşkın içinde sevdik!
Herhalde şu anki haline bundan daha iyi uyan sözler bulunamazdı. Erdal çok beğeniyor şiiri, defalarca okuyor. Her okuyuşunda sitem ediyor İpek'e "bu eller sırf çamura şekil vermedi, şiir de yazıyor bazen. Sana da yazdım hatta daha güzellerini; ama beni terk ettin İpek, terkettin." diye uzunca bir süre söyleniyor. Fakat çok sürmeden farkediyor ki aslında bütün bu yaptıkları boşa kürek sallamak. Aşktan kurtulmanın kolay olmadığını, onun bir diş ağrısı gibi insanın beynine işleyip kolay temizlenemeyeceğini bir anlığına unutmuş sanki. İşte o an kendine geliyor. Önceden beri bildiği, bilipte kabullenemediği gerçekle yüzleşme zamanı artık. "O, İPEKSİZ YAPAMAZ!" İçkinin de etkisiyle tamamen ters bir karaktere bürünüyor. "Affet beni sevgilim, affet. Sensiz de yoluma devam edebileceğimi düşündüğüm için affet beni" diye yalvarmaya başlıyor boş duvarlara karşı. Ardından da hatasını telafi edebilmek için ona yazdığı şiirlerden birini seçip okuyor yüksek sesle.
Bir kadına hasretim
Bir kadın teninin yakıcı sıcaklığına
Bir kadın elinde titremesine hasretim elimin
Bir kadın yatağında terlemesine bedenimin
Ve ter bezlerini
Bir kadın koysun arkama
Ben bunlara hasretim.
Bir kadına hasretim
Bir çift kadın dudağına
Dudaklardaki ıslaklığa
Şehvetin ilk kapısından geçmeye.
Bir kadına hasretim
Bir kadının kokusuna
Koklayıp içime çekmeye
Kucaklamaya hasretim.
Belki bu şiiriyle ulaşmıştır sesi kulağına. İpek kuş olur, kanat takar, uçar yanına. Sarar sonra kolları, sımsıkı sarar. "Buradayım bebeğim geçti artık, bitti." der güvenle. Böyle düşünüyor ama Erdal da biliyor ki bu bir rüya. Ağladı ağlayacak bir halde artık, zorlukla nefes alıyor göğsüne bastıran acıdan. Biraz hava alsa iyi olacak. Yerinden kalkıyor, yalpalıyor. Pencerenin pervazına tutunuyor, camı açıp dışarı uzatıyor kafasını. Korna sesleri, trafiğin arasında telaşla koşturan insanlar. Şimdi bu pencereden atlasa, düşse o kalabalığın arasına. Birkaç dakikalığına durdurabilir mi hayatı?
Hayır! Beklenen son bu değil. Pencereyi kapatıyor, içeri sokuyor başını. Tuvalete gitmeli biran önce. Ama nasıl? Gözleri kestiremiyor aradaki mesafeyi, sanki kilometrelerce yol var arada. Zor bir işmiş gibi düşünüyor düşünüyor... Gitse mi gitmese mi? Ama sıkıştı çok sıkıştı. Gidip işemek zorunda ortaya çıkan sonuç bu. Tutuna tutuna ilerliyor, banyonun ışığını yakıyor sonunda; fakat o da ne? Gördükleri karşısında dehşete kapılıyor, düşüp bayılıyor Erdal!
2- GERÇEK
-Nasıl olmuş? önemli bir şey var mı?
-Hayır hayır yok çok şükür. Bulduğumda küvetin yanında baygın bir halde yatıyordu. Büyük ihtimal dengesini kaybedip yere Çarpmış olmalı başını. Ağzı içki kokuyordu.
-Yeni bir kriz gelmiş olamaz mı?
-Sanmam altı aydır bir şeyi yoktu.
-Fakat içki aldığı için ilaçların etkisi geçmiş olabilir.
-Bilmiyorum Nevin; ama olumsuz bir şey de düşünmek istemiyorum açıkçası.
-Haklısınız. İçimizi ferah tutmamız lazım. Bu arada, daha kendine gelmedi değil mi?
-Hayır. Doktor uyanmasının birkaç saat alabileceğini söylüyor. Umarım yine İpek çıkmaz karşımıza. Deli çocuk bir türlü kabullenemedi karısının ölümünü. Onunla birlikte Erdal'ım da öldü sanki.
-Yok sanmıyorum İpek yüzünden değildir olanlar. Hemen kötüye yormayın. Demin kendiniz de dediniz ya, altı aydır bir şeyi yokmuş. Hem olumlu düşünmek istemiyor muydunuz, ne oluyor şimdi?
-Ama bezen hayaller görüyordu.
-Eee, doktoruna gitmediniz mi o zaman?
-Gittik gittik de "tedaviye devam etmekten başka yapılacak başka bir şey yok" dedi.
-Peki ilaç tedavisinin bitmesine çok mu vardı daha?
-Azı çoğu yok. Hayal görmeyi ne zaman bırakırsa o zaman kesecekti hapları.
-Düzelir merak etmeyin. Tıp çok ilerledi, her şeyin bir çaresi var artık.
-Düzelir düzelir diyoruz da, her geçen gün umudumu kaybediyorum be Nevin. Daha iki gün önce yeni hayal gördüğünden bahsediyordu mesela, hatta onun için bir hayal değildi bu, bal gibi emindi. İpek'i Sultanahmet'te bir adamla el ele görmüş güya. Karşıma oturtup "İpek öldü, unuttun mu?" dedim. "Ben yalan mı söylüyorum anne?" diye çıkıştı. Kriz falan gelir diye korktuğum için üsteleyemedim. Hatta sakinleşsin diye "doğrudur oğlum" diye onaylamak zorunda bile kaldım.
-Allah allah çok ilginç. Fakat niye böyle bir şeye inanıyor? Bildiğim kadarıyla birbirlerini deli gibi seviyorlardı. Niye karısının onu aldattığını düşünüyor şimdi?
-Bu beyninin yeni numarasıymış da ondan. Ertesi gün habersizce doktoruyla görüştüm o söylemişti.
-Yeni numarası mı? Nasıl yani?
-Dediğim gibi, Erdal İpek'i çok seviyordu. Bu yüzden beyni bazı gerçekleri kabul etmiyor. O kadar seven biri, nasıl olurda ölerek terk ediyor kendisini, anlayamıyor.
-Yani?
-Yani Erdal başka savunma yolları arıyor. Farkında değil ama onsuzluğa alışabilmenin tek yolunu ondan nefret etmekte bulmuş. Burada da hayaller giriyor devreye. Eğer aldatıldığına inanabilirse ondan nefret etmesi kolaylaşacak çünkü. Nefret edebilirse de ondan kurtulması mümkün olacak. Aslında beyniyle bir mücadele içinde şu an. Beyni yeni bir başlangıç için diretiyor, o istemiyor. İstemedikçe de, beyin inandırıcı kanıtlar göstermeye devam edecek.
-Çok ilginç.
-İlginç ya. Allah kimsenin başına böyle dert vermesin kızım.
-Onu görmemiz mümkün mü peki?
-Ne yazık ki hayır. Doktor; "uyanana kadar ziyaret yok" dedi. Bekleyecekmişiz.
-Gelin o zaman, Erdal'ı görme iznimiz çıkana kadar kantine inelim. Siz de bir şeyler yer-içer kendinize gelirsiniz azıcık. Kimbilir kaç zamandır dikiliyorsunuz ayakta!
-Bilmem ki.
-Haydi haydi nasıl olsa burada beklemenizin bir faydası yok şimdilik.
-Tamam ama, önce doktorun yanına uğrayıp kantine ineceğimizi haber versek olur mu?
-Olur tabii, buyrun.
3- RÜYA
Beyaz bir ışığın aydınlattığı yolda ona doğru ilerliyor İpek. Üzerinde hiçbir şey yok. Ama gözleri o kadar masum bakıyor ki, bu çıplaklıkta cinsel bir tema bulmak imkansız. Yeni doğmuş bebek saflığında. Taze ve körpecik.
İpek yaklaştıkça ışığın şiddeti artıyor, gözleri kamaşıyor Erdal'ın. Dokunamayacak kadar uzağında ama hissedebileceği kadar da yakın. Erdal elini ileri doğru uzatıyor, daha fazla yaklaşmasına izin vermeyecek. O kadar kolay mı gördüklerini sineye çekmesi? Onları o banyoda sevişirken yakalamak hazmedilecek şey mi? Ama aldığı önlem yetmiyor. İpek'in vücudu elinin içinden geçip gögüs hizasına dayanıyor. Erdal'ın içini acıtıyor ona bu kadar yakın olabilmek. Dudaklarını, boynunu, gözlerini, burnunu her yerini öpmek, öpebilmek istiyor. Keşke öpebilse...
Hangisi daha önemli ya da daha önemli olmak zorunda şu an? Aşk mı, gurur mu? GURUR. Gurur ön planda olmalı. Sözlü saldırı zamanı. Ama sadece "beni aldattın" diyebiliyor. İçi o kadar dolmuş ki, içindekiler boğazını tıkıyor, laf olup karışamıyor havaya.
"Yanılıyorsun sevgilim. Ben seninim, hep senin oldum."
"Ama" amadan başka bir şey çıkmıyor ağzından.
"Hişşşt, bana inan. Doğru söylüyorum, seni hiç aldatmadım."
Erdal'ın dudaklarına pis bir gülümseme yayılıyor o anda. Bildiklerinden öyle emin ki.
"Sizi gördüm. Banyoda, küvetin içinde, sevişirken gördüm" diye bir kere de haykırıveriyor sözde kanıtını.
"Görmedin onlar hayeldi bitanem. Onlar senin beyninin uydurduğu hayallerdi sadece."
"Ama hayal gibi değildi, sesiniz bile duyuluyordu!"
"Hayaldi diyorum, ne olur inan. Bunu anlatabilmek için geldim sana."
"Esas şu halin hayal olmalı. Elimin içinden geçiyorsun, bu nasıl gerçek olabilir?
"Haıyr! Bu bir hayal değil. Gördüğün bütün hallerimden daha gerçeğim hatta. Ama ölüyüm, bir ruhum artık. Bu yüzden madde gibi düşünme beni."
"Ölü olduğuna inanmıyorum."
"Ama mezarıma geldin, beni sen gömdün."
"Hayır onlar hiç yaşanmadı, asıl hayal olan onlardı."
"Bu yüzden hastasın ya aşkım. Bu yüzden hayaller görüyorsun ya, öldüğümü kabullenemediğin için."
"Hayalsin ya da gerçeksin; ölüsün ya da dirisin. Şu an istediğim tek bir şey var; o da seni öpebilmek."
"Üzgünüm ama yapamayız."
"Neden? Neden izin vermiyorsun seni öpmeme? Eğer ötekiyse sorun, söz başka bir şey istemiyeceğim senden."
"Farkında mısın hala öteki diyorsun Erdal? Öteki falan yok, anla artık. Biz öpüşemeyiz; çünkü boyutlarımız farklı. Sen yaşıyorsun ben yaşamıyorum. Sen etten kemiktensin ben değilim."
"Peki hiçbir çaresi yok mu şu boyut olayını aşmamızın?"
"Var ama iyi bir çare değil."
"Olsun söyle sen yine de, ben ne gerekiyorsa yapmaya hazırım."
"Boşver bitanem, gerçektende iyi bir çözüm değil."
"Lütfen söyle, sana güvenmemi, inanmamı istiyorsun söyle."
"Ölmen gerekiyor, ama buna izin veremem. Beni gerçekten seviyorsan yaşamak zorundasın. Hayata tutunmak, kaldığın yerden devam etmek zorundasın. İnan ölmenden daha mutlu eder beni yaşaman."
"Yanına geliyorum."
"Erdal dur, saçmalama."
"Hayır geliyorum, öldüğüne inanmak istememiştim ama farkındayım artık, seni yalnız bırakamam."
"Ben yalnız değilim ki, ne olur dur Erdal."
"Yalnız değilssen bile, sadece seni öpebilmek için bile değer oraya gelmeye. Hayat falan umurumda değil artık. Ben yalnızca seni istiyorum. Seni seviyorum. ÇOK SEVİYORUM."
4- TEMİZLİK İŞÇİLERİ
-Ne olluyo burda kurban? Nedir bu kalabalık?
-Adamın teki şu arabanın üzerine düşmüş demin. Ona toplandı millet.
-Yapma yav. Nasıl olmuş?
-Ben de bilmiyorum, yeni geldim sayılır.
-Ölmüş mü peki? Haberin oldu mu?
-Valla götürürlerken gördüm durumu ağırdı. İnşallah kurtulur.
-Yine de şanslı adammış ama, önümüz hastahane.
-Ne şanslısı ya, adam hastahanenin penceresinden düşmüş zaten. Konuşurlarken duydum.
-Yapma be. Böylesine de ilk kez tanık oluyorum ha.
-Yaa ne ilginçlikler oluyor değil mi? Sen kalk şifa için hastahaneye gel, sonun böyle olsun.
-Ne diyelim, Allah karısına, çoluğuna-çocuğuna bağışlar inşallah.
-Karısı, çoluğu-çocuğu olduğu ne belli, belki yoktu!
-Ne bileyem ya, içimden öyle demek geldi. Sen de amma uğraşıyorsun benimle bazen.
-Hadi hadi biz işimize bakalım artık. Daha temizlenecek bir sürü yer var. Hem Allah günah yazmasın, şu adamın düştüğü caddeye bakar mısın, cam kırığı dolu! Fazla mesai yapacağız galiba.

Yazı Ekle